Yayın Tarihi: 03/05/2026
İnsan bir başkasına değil,
önce kendine uzaklaşır.
Bir sabah uyanıp değişmez kimse.
Yabancılaşma sessiz başlar.
Küçük vazgeçişlerle, küçük susuşlarla…
Bir gün söylemen gerekeni söylemezsin.
Bir gün itiraz etmen gereken yerde susarsın.
Bir gün istemediğin bir hayatı “idare ederim” diye kabullenirsin.
İşte yabancılaşma tam da böyle başlar.
İnsan kendinden bir anda kopmaz.
Parça parça uzaklaşır.
Önce değerlerinden ödün verir.
Sonra hislerini bastırır.
Sonra da kendine söylediği yalanlara alışır.
Ve bir gün gelir,
aynaya baktığında gördüğü kişiyle
içindeki kişi aynı değildir.
Ama en tehlikelisi şudur:
İnsan buna alışır.
Kendine yabancı yaşamak,
zamanla normal gelir.
Gülümsemeler sahteleşir,
konuşmalar otomatikleşir,
hayat ise sadece “devam eden” bir şeye dönüşür.
Oysa insanın en büyük kaybı
bir başkasını değil,
kendini kaybetmesidir.
Zümrüd-ü Anka’nın küllerinde saklı olan sır da budur.
İnsan bazen yanarak değil,
yavaş yavaş sönerek yok olur.
Ve en zor fark edilen kayıp da budur.
Çünkü ortada bir yıkım yoktur.
Bir sessizlik vardır.
Ama her yabancılaşmanın içinde
küçük bir hatırlama ihtimali de vardır.
Bir cümle…
Bir an…
Bir karşılaşma…
İnsana şunu hatırlatır:
“Bu sen değilsin.”
İşte dönüş tam da o anda başlar.
İnsan kendine ne zaman yabancılaşır?
Kendi gerçeğini susturduğunda.
Kendi hislerini küçümsediğinde.
Kendi yolunu başkalarının beklentilerine bıraktığında.
Ama aynı insan,
o gerçeği yeniden duymaya cesaret ettiğinde
geri dönebilir.
Zümrüd-ü Anka bilir:
İnsan kendine yabancılaştığı yerde kaybolmaz.
Orada bekler.
Ve bir gün,
kendi sesini yeniden duyduğunda
yolunu hatırlar.

