Zakir Kaya Araştırmacı Gazeteci ve Yazar İnsanların Zihnindeki Coğrafya haber ve analiz görseli

HARİTALARDA GÖRÜNMEYEN SINIRLAR

Yayın Tarihi: 27/09/2026

İnsanların Zihnindeki Coğrafya

Zakir Kaya
Araştırmacı Gazeteci ve Yazar

Öz

Bir coğrafyayı anlamak için yalnızca haritaya bakmak yeterli midir? Siyasi sınırlar, idari çizgiler, koordinatlar ve fiziksel engeller mekânın maddi düzenini gösterir; ancak insanın yaşadığı coğrafya bundan daha geniştir. İnsan bulunduğu yeri yalnızca görmez; onu adlandırır, anlatır, hatırlar, anlamlandırır ve aidiyet ilişkileri içerisinde yeniden kurar. Bu nedenle bazı sınırlar haritalarda görünmez; ancak dilde, yer adlarında, toplumsal hafızada, anlatılarda ve mekânsal aidiyet biçimlerinde varlığını sürdürebilir.

Bu çalışmada “görünmeyen sınır”, siyasi veya idari sınırların dışında, dil, yer adları, toplumsal hafıza, anlatılar, aidiyet ve mekân algısı aracılığıyla insanların zihinsel coğrafyalarında oluşan ve mekânların birbirinden ayrılma, yakınlaştırılma veya anlamlandırılma biçimlerini etkileyen bir kavramsal çerçeve olarak önerilmektedir. Çalışmanın temel varsayımı, coğrafyanın yalnızca fiziksel bir yüzeye değil, aynı zamanda dilsel, tarihsel ve zihinsel bir katmana sahip olduğudur.

Bu bağlamda filoloji ile kültürel coğrafya arasındaki ilişki yeniden ele alınmakta; özellikle yer adlarının yalnızca yön bulma veya tanımlama araçları olmadığı, geçmiş deneyimlerin, kültürel ilişkilerin ve toplumsal hafızanın dilsel taşıyıcıları olarak da incelenebileceği ileri sürülmektedir. Çalışmada fiziksel mekândan adlandırmaya, dilsel temsilden anlatı ve hafızaya, oradan aidiyet ve zihinsel coğrafyaya uzanan bir süreç modeli önerilmektedir:

$$\text{fiziksel mekân} \rightarrow \text{adlandırma} \rightarrow \text{dilsel temsil} \rightarrow \text{anlatı ve deneyim} \rightarrow \text{hafıza} \rightarrow \text{aidiyet} \rightarrow \text{zihinsel coğrafya} \rightarrow \text{görünmeyen sınır}$$

Bu model, siyasi sınırların yerine alternatif bir sınır sistemi önermekten ziyade, insanların mekânla kurduğu ilişkinin fiziksel coğrafyanın ötesindeki dilsel ve zihinsel boyutlarını açıklamayı amaçlamaktadır.

Anahtar Kelimeler: görünmeyen sınır, zihinsel coğrafya, filoloji, toponimi, yer adları, dil, toplumsal hafıza, mekân, aidiyet, kültürel coğrafya.

1. Giriş: Harita Nerede Biter?

Bir harita bize nerede olduğumuzu söyleyebilir. Ancak orada ne hissettiğimizi, orayı neden “bizim yerimiz” olarak gördüğümüzü veya başka bir mekânı neden kendimizden uzak hissettiğimizi tek başına açıklayamaz.

Haritanın çizgileri belirli ve ölçülebilirdir. Bir devletin sınırı, bir ilin idari çizgisi, bir yol, akarsu veya dağ harita üzerinde belirli bir konuma sahiptir. Buna karşılık insanın coğrafyayla kurduğu ilişki yalnızca ölçülebilir mesafeler üzerinden gerçekleşmez. Aynı siyasi sınırlar içerisinde bulunan iki mekân, bireyin veya topluluğun zihninde birbirinden oldukça farklı anlamlara sahip olabilir. Buna karşılık fiziksel olarak birbirinden ayrılmış iki yer; ortak dil, akrabalık ilişkileri, göç yolları, ticaret ağları, sözlü gelenekler veya ortak hatıralar aracılığıyla zihinsel olarak birbirine bağlı kalabilir. Dolayısıyla fiziksel coğrafya ile yaşanmış coğrafya arasında analitik bir ayrım yapmak mümkündür: Harita mekânı gösterir; insan ise mekâna anlam verir.

Hümanist coğrafyanın temel yönelimlerinden biri de coğrafyayı insan deneyimi, farkındalığı ve bilgisi üzerinden değerlendirmektir. Yi-Fu Tuan’ın (1976) çalışması, insan deneyimini coğrafi düşüncenin merkezine taşıyan bu yaklaşımın klasik metinlerinden biridir. Buradan hareketle çalışmanın temel sorusu şu biçimde formüle edilebilir: Haritada çizilmeyen bir sınır, insan zihninde ve toplumsal hafızada mekânsal bir ayrım oluşturabilir mi? Bu makale, söz konusu soruya olumlu yönde yanıt verebilmek için dil, toponimi, hafıza, aidiyet ve zihinsel coğrafya arasındaki ilişkileri birlikte değerlendirmektedir.

2. Sınır Her Zaman Çizgi Değildir

Sınır kavramı çoğu zaman iki alanı birbirinden ayıran fiziksel veya siyasi çizgi olarak düşünülür. Ancak sınır kavramının analitik kapsamı bundan daha geniştir. Bir sınır dağ, nehir veya devlet çizgisi biçiminde ortaya çıkabileceği gibi, insanların mekânları algılama ve sınıflandırma biçimlerinde de oluşabilir. Bir topluluğun “bizim taraf” olarak adlandırdığı yer ile “öte taraf” olarak gördüğü yer arasındaki ayrım, herhangi bir siyasi haritada gösterilmeyebilir.

Benzer şekilde bir yerel adın anlamını, tarihini veya kullanım biçimini bilmeyen kişi, aynı fiziksel coğrafyada bulunmasına rağmen o mekânın kültürel ve zihinsel haritasına bütünüyle nüfuz edemeyebilir. Bu nedenle bu çalışmada görünmeyen sınır, maddi olmayan bir çizgi anlamında değil, maddi bir sınır çizgisine ihtiyaç duymadan mekânsal ayrım üretebilen dilsel, kültürel ve zihinsel süreçler anlamında kullanılmaktadır. Bu süreçler arasında dil, adlandırma, hafıza, anlatı, gelenek ve aidiyet özellikle önemlidir. Dolayısıyla görünmeyen sınırlar, fiziksel coğrafyanın karşıtı değildir; fiziksel coğrafyanın insanlar tarafından nasıl algılandığını ve anlamlandırıldığını açıklayan başka bir katmanı temsil eder.

3. Zihinsel Coğrafya: Haritanın İnsan Zihnindeki Karşılığı

İnsan, içinde yaşadığı çevreye ilişkin zihinsel bir mekân tasarımı geliştirir. Bu tasarım yalnızca geometrik değildir. Bir yer zihinde “yakın”, “uzak”, “bizden”, “yabancı”, “güvenli”, “tehlikeli”, “memleket”, “gurbet” veya “eski yurt” gibi anlamlarla temsil edilebilir. Bu nedenle zihinsel coğrafya, fiziksel coğrafyanın insan deneyimi içerisinde anlamlandırılmış biçimi olarak ele alınabilir.

Kevin Lynch’in (1960) The Image of the City adlı klasik çalışması, insanların kentsel çevreyi nasıl algıladıkları ve zihinsel imgeler aracılığıyla nasıl örgütledikleri konusundaki temel çalışmalardan biridir. Lynch’in yaklaşımı, fiziksel çevrenin insan zihninde yalnızca geometrik bir düzen olarak değil, algısal bir yapı olarak da temsil edildiğini göstermesi bakımından önemlidir.

Burada “harita” kavramının anlamı da genişletilebilir. Harita yalnızca kâğıt veya dijital ekran üzerinde bulunan grafik bir temsil değildir. İnsanların mekânlar arasındaki ilişkileri zihinsel olarak örgütleme biçimleri de bir tür mekânsal haritalama olarak değerlendirilebilir. Bu haritada mesafeler yalnızca kilometrelerle ölçülmez. Çocukluğun geçtiği bir sokak, fiziksel olarak uzak bir coğrafyadan daha “yakın” olabilir. Hiç gidilmemiş ancak aile anlatıları yoluyla öğrenilmiş bir şehir, zihinsel dünyada son derece belirgin bir yere sahip olabilir. Buna karşılık fiziksel olarak yakın bir mekân, kültürel veya duygusal bakımdan uzak olarak algılanabilir. Görünmeyen sınırların önemli bir bölümü tam olarak bu düzlemde ortaya çıkar.

4. Dil: Coğrafyanın Görünmeyen Haritacısı

Bir yeri adlandırmak, onu yalnızca tanımlamak değildir; aynı zamanda onu insanın kavramsal dünyası içerisinde belirginleştirmektir. Yi-Fu Tuan’ın (1991) Language and the Making of Place çalışması bu açıdan doğrudan önem taşımaktadır. Tuan, dilin insanların mekânı düşünmesi, tartışması ve anlamlandırmasındaki rolüne dikkat çekmekte; adlandırmanın daha önce sıradan veya fark edilmemiş bir unsuru belirli özellikleri olan bir “yer” hâline getirebildiğini göstermektedir.

Bu nedenle filoloji ile coğrafya arasında sanıldığından daha güçlü bir ilişki bulunmaktadır. Filoloji, kelimelerin tarihini ve anlam katmanlarını incelerken; coğrafya, bu kelimelerin üzerinde oluştuğu ve anlam kazandığı mekânları araştırır. İki alanın kesiştiği noktada ise insanın mekânı dil aracılığıyla nasıl kavradığı sorusu ortaya çıkar.

Bir dağın adı yalnızca o dağın adı değildir. Bir vadinin, derenin, yaylanın, tepenin veya mahallenin adı da yalnızca bir koordinatın sözel karşılığı değildir. Yer adları; geçmişteki yerleşim biçimleri, toplumsal ilişkiler, ekonomik faaliyetler, doğal çevre, kültürel deneyimler ve sözlü gelenekler hakkında çeşitli bilgiler taşıyabilir. Bu nedenle dil, coğrafyayı yalnızca tarif etmez; coğrafyanın insan tarafından nasıl görülebileceğini ve anlamlandırılabileceğini de etkiler.

5. Toponimi: Toprağın Dilsel Hafızası

Toponimi, yer adlarını yalnızca etimolojik açıdan inceleyen dar bir alan olarak değerlendirilmemelidir. Güncel coğrafya literatüründe toponimi; toplumsal kimlik, ideoloji, jeopolitik söylemler ve iktidar ilişkileri gibi daha geniş bağlamlarla birlikte ele alınmaktadır. Ak ve Kadıoğlu’nun (2025) çalışması, toponimik anlayışın modern dönemdeki etimolojik ve ansiklopedik yaklaşımlardan, çağdaş coğrafi paradigmalar doğrultusunda daha geniş toplumsal ve siyasal bağlamlara doğru dönüştüğünü ortaya koymaktadır.

Bu dönüşüm önemlidir; çünkü yer adı yalnızca toprağın üzerindeki bir kelime değildir, aynı zamanda bir mekânın geçmişle kurduğu ilişkinin dilsel izlerinden biridir. Yerleşim biçimleri değişebilir, nüfus hareketleri gerçekleşebilir, yollar ve idari sınırlar farklılaşabilir. Buna rağmen eski bir yer adı gündelik dilde yaşamaya devam edebilir. Bu durumda toponim, kültürel sürekliliğin göstergelerinden biri hâline gelir.

Ancak burada dikkat edilmesi gereken nokta, her yer adının zorunlu olarak belirli bir tarihsel veya kültürel anlam taşıdığını varsaymamaktır. Bir toponimin anlamını belirleyebilmek için tarihsel belgeler, dilbilimsel veriler, yerel kullanım ve karşılaştırmalı kaynaklar birlikte değerlendirilmelidir. Dolayısıyla filolojik yaklaşımın gücü, varsayım üretmekten çok kanıt zinciri kurmasında ortaya çıkar.

6. Hafıza ve Mekân

Maurice Halbwachs’ın (1992) kolektif bellek yaklaşımı, hatırlama süreçlerinin yalnızca bireysel zihnin içinde gerçekleşmediğini, toplumsal çerçevelerle ilişkili olduğunu ortaya koymuştur. Bu yaklaşım mekân açısından da önemlidir; çünkü insan bazen mekân üzerinden hatırlar. Bir meydan bir olayı, bir ev bir aileyi, bir yol bir göçü, bir dağ bir çocukluğu, bir köprü bir ayrılığı veya kavuşmayı hatırlatabilir. Bu durumda fiziksel unsur, hatırlama sürecinin maddi bir referansına dönüşür.

Ancak aynı mekân farklı kişiler için farklı anlamlar taşıyabilir. Bu nedenle mekânın fiziksel özellikleri ile mekânın hatırlanan ve yaşanan anlamı birbirinden ayrılmalıdır. Başka bir ifadeyle: İnsan yalnızca mekânı hatırlamaz; mekân aracılığıyla da hatırlar.

Buradan hareketle hafıza ile coğrafya arasında karşılıklı bir ilişki kurulabilir. Mekân, hafızanın taşıyıcısı olabilir; hafıza da mekânın anlamlandırılma biçimini etkileyebilir. Bu durum görünmeyen sınırların oluşumunda önemli bir mekanizma meydana getirir.

7. Aidiyet ve “Bizim Yer”

Görünmeyen sınırların en belirgin biçimlerinden biri aidiyet üzerinden ortaya çıkar. “Benim memleketim” ifadesi yalnızca fiziksel bir koordinatı göstermez; aynı zamanda tarih, aile, dil, çocukluk, akrabalık, mezarlık, ev, tarla, dağ ve yol gibi çok sayıda mekânsal ve toplumsal unsuru kapsayabilir. Bu nedenle coğrafi aidiyet ile fiziksel ikamet aynı şey değildir.

Bir insan doğduğu yerde yaşamıyor olabilir. Hatta doğduğu mekânı hayatı boyunca sınırlı ölçüde görmüş olabilir. Buna rağmen söz konusu yer onun zihinsel coğrafyasının merkezinde bulunabilir. Benzer biçimde, fiziksel olarak yakın bir mekân kültürel açıdan “yabancı” olarak algılanabilir.

Vasiljeva’nın (2018) çalışması, özellikle gayriresmî kentsel toponimleri mekânın zihinsel olarak sahiplenilmesi ve bölgesel kimlikle ilişkilendirmekte; dilbilim ile kültürel coğrafyanın birlikte kullanılabileceğini göstermektedir. Çalışmada “biz–yabancı” karşıtlığı da önemli bir analitik parametre olarak ele alınmaktadır. Bu bulgu, görünmeyen sınır kavramının açıklayıcı çerçevesi açısından önemlidir; çünkü insanların kullandığı yer adları, resmî haritanın yanında işleyen alternatif bir gündelik mekân haritası oluşturabilir.

8. Görünmeyen Sınırın Filolojik Anatomisi

Görünmeyen sınır kavramı burada yalnızca teorik bir metafor olarak bırakılmamalıdır; filolojik açıdan da araştırılabilir. Bir yerin:

  • Adının kökeni,
  • Tarihsel biçimleri,
  • Fonetik değişimleri,
  • Morfolojik yapısı,
  • Semantik katmanları,
  • Yerel söyleyiş biçimleri,
  • Halk arasındaki alternatif adları,
  • Eski ve yeni kullanımları,
  • Sözlü anlatılardaki yeri

birlikte incelenebilir. Böyle bir inceleme sonucunda fiziksel haritanın göstermediği dilsel ve kültürel bağlantılar ortaya çıkabilir.

Örneğin resmî ad ile halk arasındaki ad farklı olabilir. Yeni ad ile eski ad birlikte kullanılabilir. Bir yerin resmî adı değişmiş olsa bile eski ad, belirli kuşakların veya toplulukların dilinde yaşamaya devam edebilir. Bu nedenle şu soru önem kazanmaktadır: Bir kelime hangi coğrafyayı insan zihninde yaşatmaktadır? Bu soru, klasik filolojik etimoloji ile kültürel coğrafya arasında yeni bir araştırma alanı açmaktadır.

9. Yer Adı Değiştiğinde Ne Değişir?

Yer adlarının değiştirilmesi her durumda aynı toplumsal veya tarihsel anlama sahip değildir. Bir ad doğal dilsel değişim sonucunda dönüşebilir, idari düzenlemeler nedeniyle değişebilir, toplumsal tercihler sonucunda farklılaşabilir veya siyasal/kültürel politikaların sonucu olarak yeniden adlandırılabilir. Bu nedenle herhangi bir ad değişikliğine tek bir açıklama modeli uygulamak bilimsel açıdan doğru değildir.

Bununla birlikte adlandırmanın kamusal mekânın anlamlandırılmasında rol oynayabileceği literatürde gösterilmiştir. Toponimi üzerine güncel çalışmalar, yer adlarının yalnızca tanımlayıcı işlev görmediğini; kimlik, ideoloji ve iktidar ilişkileriyle de bağlantılı olabileceğini göstermektedir.

Bu nedenle şu soru araştırılabilir: Bir yer adı ortadan kalktığında hangi dilsel ve kültürel bilgiler görünürlüğünü kaybedebilir? Bu sorunun cevabı her örnekte farklı olacaktır. Ancak bazı durumlarda eski adın kullanımının azalması, onunla bağlantılı anlatıların gündelik dolaşımının da zayıflamasına yol açabilir. Dolayısıyla görünmeyen sınırlar yalnızca oluşan yapılar değildir; tarihsel süreç içerisinde değişebilir, zayıflayabilir veya yeniden üretilebilir.

10. Harita ile Hafıza Arasındaki Boşluk

Haritalar ölçülebilir bir mekânsal düzen sunar; hafıza ise deneyimsel ve seçicidir. Harita bir yolu tek bir çizgiyle gösterir; insan o yol üzerinde yüzlerce hikâye taşıyabilir. Harita iki yeri birbirine bağlar; insan o iki yer arasında bir ömürlük mesafe hissedebilir. Harita bir sınır çizer; insan o sınırın iki tarafında ortak dil, akrabalık, müzik, gelenek veya tarihsel deneyim görebilir ya da aynı siyasi sınırlar içerisindeki iki mekânı zihinsel olarak birbirinden uzaklaştırabilir.

Dolayısıyla fiziksel yakınlık ile kültürel yakınlık aynı ölçü değildir. Bu ayrım, kültürel coğrafyanın insan deneyimini inceleyen yönü bakımından önem taşır. Tuan’ın (1976) hümanist coğrafya yaklaşımı da coğrafi bilgiyi insan deneyimi, farkındalığı ve bilgisi üzerinden değerlendirmektedir.

11. Görünmeyen Sınırlar Nasıl Araştırılabilir?

Bu çalışmada önerilen kavram ampirik araştırmalara da uygulanabilir. Bunun için çok katmanlı bir araştırma modeli önerilebilir:

  1. Fiziksel Coğrafya Katmanı: Haritalar, yerleşim biçimleri, yollar, akarsular, dağlar ve idari sınırlar belirlenir.
  2. Dilsel Coğrafya Katmanı: Yerel kelimeler, ağız özellikleri, yer adları, eski adlandırmalar ve alternatif yer isimleri incelenir.
  3. Tarihsel Katman: Eski haritalar, arşiv belgeleri, seyahatnameler, tarihî metinler ve yerel kayıtlar karşılaştırılır.
  4. Bellek Katmanı: Sözlü tarih görüşmeleri, aile anlatıları, yerel hikâyeler, türküler, atasözleri ve hatıralar incelenir.
  5. Aidiyet Katmanı: Katılımcıların “bizim”, “öteki”, “memleket”, “gurbet”, “eski yer” ve “yeni yer” gibi kavramlarla mekânı nasıl sınıflandırdığı araştırılır.

Bu katmanların birlikte değerlendirilmesi, fiziksel haritanın yanında dilsel ve zihinsel bir haritanın oluşturulmasına imkân sağlayabilir. Böyle bir araştırma için nitel görüşmeler, sözlü tarih, toponimik veri analizi, tarihsel belge karşılaştırması ve gerektiğinde Coğrafi Bilgi Sistemleri (CBS) birlikte kullanılabilir.

12. Üç Harita, Tek Coğrafya

Bu çalışma kapsamında insanın coğrafi deneyimi üç temel katmanda düşünülebilir:

  1. Fiziksel Coğrafya: İnsanların üzerinde yaşadığı maddi dünya.
  2. Dilsel Coğrafya: Bu dünyanın insanlar tarafından adlandırıldığı, tarif edildiği ve anlatıldığı alan.
  3. Zihinsel Coğrafya: Dil, deneyim, hafıza ve aidiyet aracılığıyla insan zihninde oluşan mekânsal dünya.

Bu üç katman birbirinden tamamen bağımsız değildir; aksine karşılıklı olarak birbirlerini etkilerler. Bu ilişki aşağıdaki süreç modeliyle açıklanabilir:

$$\text{FİZİKSEL MEKÂN} \rightarrow \text{ADLANDIRMA} \rightarrow \text{DİLSEL TEMSİL} \rightarrow \text{ANLATI VE DENEYİM} \rightarrow \text{HAFIZA} \rightarrow \text{AİDİYET} \rightarrow \text{ZİHİNSEL COĞRAFYA} \rightarrow \text{GÖRÜNMEYEN SINIR}$$

Burada ileri sürülen model, bütün sınırların bu süreçle oluştuğunu iddia etmemektedir. Daha sınırlı ve test edilebilir iddia şudur: İnsanların mekânları birbirinden ayırma, birbirine yaklaştırma ve anlamlandırma biçimlerinin bir bölümü, fiziksel sınırların dışında gerçekleşen dilsel, tarihsel, toplumsal ve zihinsel süreçler tarafından şekillendirilmektedir. Dolayısıyla görünmeyen sınır, siyasi sınırın alternatifi değil; insanın coğrafyayla kurduğu ilişkinin tamamlayıcı bir katmanıdır.

13. Görünmeyen Sınırların Haritasını Çıkarmak

Gelecekteki kültürel coğrafya ve filoloji araştırmalarından biri, haritalarda doğrudan gösterilmeyen mekânsal ayrımları systematize biçimde incelemek olabilir. Bu amaçla klasik haritaların yanında şu haritalar oluşturulabilir:

  • Yer adlarının dağılım haritası,
  • Ağız ve dil özelliklerinin haritası,
  • Sözlü anlatıların mekânsal dağılımı,
  • Göç hafızasının haritası,
  • Eski yer adlarının haritası,
  • Yerel kelimelerin dağılım haritası,
  • Kültürel aidiyet alanlarının haritası,
  • Resmî ve gayriresmî adlandırmalar arasındaki farkların haritası.

Bu haritaların hiçbiri tek başına coğrafyanın bütünü değildir; ancak her biri insanın yaşadığı coğrafyanın farklı bir boyutunu görünür hâle getirebilir. Bir insanın coğrafyası doğduğu ülkenin siyasi sınırlarından daha geniş olabilir. Bir ailenin hafızası yaşadığı şehirden çok daha uzaklara uzanabilir. Bir kelime, artık üzerinde aynı topluluğun yaşamadığı bir coğrafyayı yüzyıllar boyunca taşıyabilir. Bir yer adı, fiziksel olarak dönüşmüş bir yerleşimin tarihsel izi olabilir. Bir anlatı, artık mevcut olmayan bir mekânı zihinsel dünyada yaşatabilir. Bu açıdan bakıldığında dil yalnızca bir iletişim sistemi değildir; coğrafyanın kültürel hafıza sistemlerinden biridir.

Sonuç: Haritanın Çizmediğini İnsan Hatırlar

İnsan dünyayı yalnızca bulunduğu yerden ibaret olarak yaşamaz. Gördüğü yerleri hatırlar, görmediği yerleri anlatılardan öğrenir, kaybettiği yerleri kelimeler aracılığıyla yaşatır. Bazen hiç yaşamadığı bir yeri “memleket” olarak kabul eder; bazen fiziksel olarak yakın olduğu bir mekânı zihinsel olarak uzak hisseder. Bu nedenle insanın coğrafyası, haritanın çizdiği sınırların ötesine taşabilir.

Bir yerin anlamı yalnızca koordinatında bulunmaz. Onun adı, tarihi, anlatısı, hafızası ve insanların ona yüklediği anlamlar vardır. Bütün bunlar fiziksel coğrafyanın üzerinde başka bir anlam katmanı oluşturur. Bu çalışmada “görünmeyen sınır” olarak önerilen kavramsal çerçeve, söz konusu katmanda ortaya çıkan mekânsal ayrımları açıklamaya yöneliktir. Bu sınırlar tel örgülerle çevrilmez, pasaport kontrolünden geçmez, harita üzerinde zorunlu olarak çizilmez; ancak dilde, hafızada, anlatıda, deneyimde ve aidiyette varlık gösterebilir.

Bu nedenle coğrafyayı yalnızca “Neresi?” sorusuyla okumak eksik kalabilir. Bazen asıl soru şudur: “Bir yer insan için nerede başlıyor ve nerede bitiyor?”

Bu sorunun cevabı her zaman haritada bulunmaz. Bazen bir kelimededir, bazen bir yer adındadır, bazen yaşlı bir insanın hafızasında saklıdır, bazen bir türkünün içinde yaşamaya devam eder, bazen de fiziksel olarak haritadan silinmiş bir yer insanların zihinsel dünyasında varlığını sürdürür. Bu nedenle harita dünyanın çizilmiş hâlini; dil ve hafıza ise dünyanın insan tarafından anlamlandırılmış ve yaşanmış hâlini gösterir. İnsanın gerçek coğrafyası, bu iki dünyanın kesiştiği yerde görünür hâle gelir.

Kaynakça

  • Ak, M. M., & Kadıoğlu, Y. (2025). Coğrafyanın kuramsal çerçevesinde toponimi: Yer adları anlayışının paradigmatik dönüşümü. Doğu Coğrafya Dergisi, 30(54), 1–12. https://doi.org/10.17295/ataunidcd.1715734
  • Halbwachs, M. (1992). On Collective Memory (Ed. ve Çev. L. A. Coser). Chicago: University of Chicago Press.
  • Lynch, K. (1960). The Image of the City. Cambridge, MA: MIT Press.
  • Riesco Chueca, P. (2010). Names in the landscape: The toponymy, source of knowledge and esteem of the territory. Cuadernos Geográficos, 46, 7–34.
  • Truc, G. (2012). Memory of places and places of memory: For a Halbwachsian socio-ethnography of collective memory. International Social Science Journal, 62(203–204), 147–159. https://doi.org/10.1111/j.1468-2451.2011.01800.x
  • Tuan, Y.-F. (1976). Humanistic geography. Annals of the Association of American Geographers, 66(2), 266–276. https://doi.org/10.1111/j.1467-8306.1976.tb01089.x
  • Tuan, Y.-F. (1991). Language and the making of place: A narrative-descriptive approach. Annals of the Association of American Geographers, 81(4), 684–696. https://doi.org/10.1111/j.1467-8306.1991.tb01715.x
  • Vasiljeva, J. (2018). Informal urban toponymy as an indicator of spatial perception and identity. Journal of Cultural Geography, 35(2), 210–232.
"Haberi Paylaş"

Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yukarı Çık