Yayın Tarihi: 05/09/2026
Zümrüd-ü Anka
Eylül geldi.
Takvim yaprağında bir isim değişti yalnızca.
Ama insanın içinde bazı mevsimler takvimle başlamıyor.
Bir sabah uyanıyorsun; hava biraz serinlemiş, gökyüzünün rengi değişmiş, akşamlar erkenden inmeye başlamış. Sokaklarda yazın telaşı azalmış. İnsanların yüzünde, nereden geldiği belli olmayan bir düşünce dolaşıyor.
İşte o zaman anlıyorsun:
Eylül gelmiş.
Ama benim hayalimdeki Eylül başka…
Benim Eylül’ümde kimse kimseye geç kalmıyor.
Bir telefon çalıyor ve arayan gerçekten konuşmak istediği için arıyor.
Bir kapı çalınıyor ve gelen gerçekten özlediği için geliyor.
Masalarda telefonlar ters çevrilmiş, gözler birbirine dönmüş.
Bir çocuğun anlattığı küçük bir hikâye, dünyanın bütün haberlerinden daha önemli sayılıyor. Bir yaşlının aynı anısını üçüncü kez anlatmasına kimse sıkılmıyor. Çünkü bazı insanlar aynı hikâyeyi değil, aslında kendilerini tekrar ediyorlar.
Benim Eylül’ümde insanlar birbirini dinliyor.
Öyle cevap vermek için değil.
Anlamak için.
Belki de çağımızın en büyük yoksulluğu burada başlıyor. Her şeyimiz var gibi görünüyor ama birbirimize ayıracak birkaç dakikamız bile yok.
Hızlandıkça hayatı kaçırıyoruz.
Bir yerlere yetişiyoruz ama kendimize yetişemiyoruz.
Başarıyoruz, kazanıyoruz, biriktiriyoruz, büyüyoruz…
Sonra bir gün aynaya bakıp kendimize soruyoruz:
“Ben bütün bunları yaparken hayat ne zaman yaşandı?”
Hayalimdeki Eylül, işte tam burada başlıyor.
İnsanların “Bir gün…” diye ertelediği şeylerin artık ertelenmediği bir Eylül.
“Bir gün gideriz.”
“Bir gün konuşuruz.”
“Bir gün barışırız.”
“Bir gün kendime zaman ayırırım.”
“Bir gün sevdiğime onu ne kadar sevdiğimi söylerim.”
O bir günler, hayatın en sessiz mezarlığıdır belki de.
Çünkü insan çoğu zaman büyük kayıplarla değil, küçük ertelemelerle uzaklaşır hayattan.
Bir kahve ertelenir.
Bir ziyaret ertelenir.
Bir özür ertelenir.
Bir sarılma ertelenir.
Bir hayal ertelenir.
Ve insan, farkına bile varmadan kendi hayatından eksilir.
Benim hayalimdeki Eylül’de insanlar biraz daha cesur.
Sevdiğini söylemekten korkmuyor.
Özür dilemekten küçülmüyor.
Affetmeyi zayıflık sanmıyor.
İyiliği gösteriş için yapmıyor.
Çünkü insanın gerçek zenginliğinin sahip oldukları değil, hayatına dokunabildiği insanlar olduğunu anlamış.
Benim Eylül’ümde yağmur yağarsa insanlar yalnızca camdan bakmıyor.
Çıkıyorlar dışarı.
Islanıyorlar.
Çünkü hayatın her zaman kusursuz bir hava beklemediğini öğrenmişler.
Bazen yağmurun altında yürümek gerekiyor.
Bazen planları bozmak.
Bazen hiçbir işe yaramayan bir akşam geçirmek.
Bazen gökyüzüne bakıp hiçbir şey düşünmemek.
Çünkü insan yalnızca üreterek yaşamıyor.
Bazen sadece yaşayarak da var oluyor.
Benim hayalimdeki Eylül’de şehirler biraz daha sessiz.
Sokaklarda daha az korna, sofralarda daha çok sohbet var.
Çocuklar ekranlardan değil, parklardan yoruluyor.
Yaşlılar yalnızlıktan değil, torunlarının gürültüsünden şikâyet ediyor.
Gençler gelecekten korkmuyor.
Kadınlar kendilerini anlatmak için bin kere açıklama yapmak zorunda kalmıyor.
Erkekler duygularını saklamayı güç sanmıyor.
Ve insanlar birbirinin hayatına hükmetmek yerine birbirinin hayatına iyilik bırakmayı öğreniyor.
Belki fazla güzel bir hayal bu.
Belki gerçek hayat böyle değil.
Ama zaten hayal dediğimiz şey, dünyanın olduğu hâli değil; olabileceği hâli görme cesaretidir.
Eylül de biraz bunun için güzel.
Çünkü Eylül yalnızca yazın bitişi değildir.
Bir şeylerin yeniden başlayabileceğini fısıldayan sessiz bir eşiktir.
Ağaç yapraklarını bırakırken bize kaybetmeyi öğretir.
Gökyüzü rengini değiştirirken değişmenin korkulacak bir şey olmadığını söyler.
Günler kısalırken zamanın değerini hatırlatır.
Ve belki insan, Eylül’e bakarken ilk kez kendine şu soruyu sorar:
“Ben hayatımın hangi mevsimindeyim?”
Benim hayalimdeki Eylül’de bu sorunun cevabı yaşla ölçülmüyor.
İnsan kaç yaşında olursa olsun yeniden başlayabiliyor.
Kırılmışsa iyileşebiliyor.
Yanılmışsa dönebiliyor.
Kaybetmişse yeniden sevebiliyor.
Geç kalmışsa yine de bir kapıyı çalabiliyor.
Çünkü bazı başlangıçların takvimi yoktur.
Belki de bizim ihtiyacımız olan şey yeni bir hayat değil.
Aynı hayatın içinde başka türlü yaşamayı öğrenmek.
Bu yüzden hoş geldin Eylül.
Bize yaprakların sarardığını değil,
insanın hâlâ yeşerebileceğini hatırlat.
Bize geçen zamanı değil,
kalan zamanı düşündür.
Bize kimleri kaybettiğimizi değil,
yanımızda kimlerin hâlâ olduğunu göster.
Ve mümkünse…
Bu kez biraz daha yavaş gel.
Çünkü biz çok hızlandık.
Hayatı yakalayacağız diye hayatın kendisini kaçırdık.
Benim hayalimdeki Eylül işte böyle:
Biraz yağmur,
biraz serinlik,
biraz sessizlik…
Ama en çok da
insanın kendisine yeniden kavuştuğu bir ay.
Belki Eylül gerçekten böyle değildir.
Ama insanın bir hayali varsa,
mevsimler bile değişebilir.

