Yayın Tarihi: 23/03/2026
Kıymetli dostlarım,
Bugün size uzak diyarlardan, büyük savaşlardan ya da devasa bütçelerden bahsetmeyeceğim. Bugün tam da avucunuzun içinde tuttuğunuz o “akıllı” yalnızlıktan bahsedeceğim. Farkında mısınız? Artık birbirimizin gözlerinin içine bakmayı unuttuk. Sokakta, otobüste, hatta akşam aynı sofraya oturduğumuz evimizde bile başımız hep eğik. Ama bu eğiliş, bir tevazu eğilişi değil; bir ekran esaretinin boyun büküşü.
Eskiden “göz hizası” diye bir şey vardı. İnsan insanın halini gözünden anlardı. Bir dostun bakışındaki buğudan kederini, gülüşündeki ışıktan sevincini okurduk. Şimdi ise her şeyi piksellere emanet ettik. Ekranlarda sahte bir cennet kurguluyoruz; en güzel yemekler, en mutlu pozlar, en derin felsefi sözler… Ama kafamızı o ışıktan kaldırıp sokağa baktığımızda gördüğümüz şey, koca bir samimiyet kuraklığı.
Vatandaş Ömer olarak soruyorum size: En son ne zaman bir yabancıya sadece insan olduğu için içtenlikle gülümsediniz? Ya da ne zaman telefonun bildirim sesi, yanı başınızda içini çeken bir canın sesinden daha az önemli geldi? Biz bu dijital gürültünün içinde, Yüce Allah’ın bize bahşettiği o en büyük mucizeyi, “gönülden gönüle giden yolu” yani bakışmayı kaybettik.
Bakın efendiler; dijital dünya bize dünyayı “bağladığını” iddia ediyor ama bizi birbirimizden koparıyor. Beğeni sayıları arttıkça, gerçek dostlukların sayısı azalıyor. Takipçi listelerimiz şişerken, cenazemizde omuz verecek adam bulmakta zorlanıyoruz. Çünkü biz, hakikati ekranın camında ararken, ruhun camını kırmışız haberimiz yok.
Gelin, bu hafta bir sosyal deney de biz kendi hayatımızda yapalım. O akıllı dediğimiz telefonları cebimize koyup, başımızı yukarı kaldıralım. Gökyüzüne bakalım, ağaca bakalım, en önemlisi de bir insanın gözlerinin ta içine bakalım. Orada göreceğiniz şey, hiçbir uygulamada bulamayacağınız o saf ve duru insanlıktır.
Unutmayın; ekran soğuktur, insan sıcak. Ve hayat, sadece bakmakla değil, görmekle başlar.

