Yayın Tarihi: 18/07/2026
“Dolandırıcılar değişir, yöntemler değişir; ama insan zaafları değişmediği sürece aynı oyun farklı sahnelerde yeniden oynanır.”
Zakir KAYA
Araştırmacı Gazeteci • Yazar
Türkiye’nin Dolandırıcılık Hafızası Üzerine Bir Toplumsal Analiz
Sülün Osman’dan Tosuncuk’a: Memleketin Tilki Resmigeçidi .
Bizim memleketin yakın tarihi yalnızca darbelerin, seçimlerin ya da ekonomik krizlerin tarihi değildir. Aynı zamanda insanın umutlarını, hırslarını, inancını ve kolay yoldan kazanma arzusunu ustalıkla kullanan dolandırıcılık hikâyelerinin de tarihidir.
Bu topraklarda dekor değişir…
Teknoloji değişir…
Kostümler değişir…
Ama senaryo neredeyse hiç değişmez.
Dün Galata Köprüsü’nü sattığını iddia eden bir uyanık vardı; bugün birkaç satır bilgisayar koduyla sanal çiftlikler, kripto para borsaları ve hayali yatırım projeleri üzerinden milyonları peşinden sürükleyenler var.
Aslında değişen yalnızca vitrindir.
Çünkü dolandırıcılık önce teknolojiyi değil, insan psikolojisini okur.
Türkiye’nin yakın tarihi de bunun en çarpıcı örnekleriyle doludur.
Gelin, hafızamızı biraz tazeleyelim…
Pirin Selamı: Sülün Osman ve İlk Kuşak
Bu hikâyenin kitabını yazan isim kuşkusuz Sülün Osman‘dır.
İstanbul’a yeni gelmiş, şehri tanımayan insanların saflığını fırsata çevirerek Galata Köprüsü’nü, saat kulelerini ve çeşitli kamu alanlarını sattığı anlatılarıyla efsaneleşti.
Mahkemede söylediği rivayet edilen şu söz ise bugün bile tartışılmaya devam ediyor:
“Ben beni dolandırmaya çalışmayan kimseyi dolandırmadım.”
Elbette bu söz hiçbir suçu meşrulaştırmaz.
Ancak insan psikolojisini anlamak açısından önemli bir gerçeğe işaret eder.
Çünkü büyük dolandırıcılıkların önemli bir kısmı, yalnızca dolandırıcının zekâsıyla değil; mağdurun emek vermeden kısa yoldan kazanma arzusuyla da büyür.
Sülün Osman’dan sonra gelen Eyüplü Halit ise sahte karakollar kuracak, devlet otoritesini taklit edecek ve insanların güvenini istismar edecek kadar ileri gitti.
Henüz internet yoktu.
Kripto para yoktu.
Mobil uygulamalar yoktu.
Ama yöntem aynıydı:
İnsan güvenini sömürmek.
1980’ler: Kitlesel Vurgunların Başlangıcı
1980’li yıllarla birlikte bireysel dolandırıcılık yerini kitlesel finans sistemlerine bıraktı.
Ekranlarda ünlü isimlerin boy gösterdiği reklamlarla büyük güven oluşturan Banker Kastelli (Abidin Cevher Özden), yüksek faiz ve kısa sürede büyük kazanç vaatleriyle binlerce insanın parasını sisteme çekti.
Sistem çöktüğünde geriye yalnızca batan paralar değil, “bankerzede” olarak anılan on binlerce mağdur kaldı.
Bu olay Türkiye’ye önemli bir ders verdi.
Kolay para vaat eden sistemler, çoğu zaman en ağır faturayı en çok umut eden insanlara kesiyordu.
1990’lar: Dolandırıcılığın Devletle Kesiştiği Yıllar
1990’lı yıllar, yalnızca ekonomik krizlerin değil; güven krizlerinin de yaşandığı yıllardı.
Selçuk Parsadan, dönemin Başbakanı Tansu Çiller ve devlet görevlileriyle yaptığı telefon görüşmeleri nedeniyle kamuoyunda büyük yankı uyandırdı.
Telefon dolandırıcılığı ilk kez devletin en üst makamlarına kadar ulaşmıştı.
Aynı dönemde patlayan Civangate olayı, iş insanı Selim Edes ile Engin Civan arasında yaşanan süreç nedeniyle aylarca Türkiye’nin gündeminden düşmedi.
Hafızalara kazınan “Rüşvetin belgesi mi olur?” sözü ise yalnızca bir cümle değil; dönemin sembollerinden biri hâline geldi.
Bununla birlikte Yurtbank, Egebank ve benzeri banka skandalları; Ali Avni Balkaner, Murat Demirel gibi isimlerle birlikte kamu kaynaklarının nasıl büyük zararlara uğrayabileceğini gözler önüne serdi.
Artık mesele yalnızca bireysel dolandırıcılık değildi.
Devlete, bankalara ve finans sistemine duyulan güven de ağır yara alıyordu.
İnanç ve Umut İstismarı: En Ağır Vurgun
Belki de en ağır tahribat, insanların temiz duygularının hedef alınmasıyla yaşandı.
Bosna savaşı sırasında yardım amacıyla toplanan paralarla ilgili tartışmalarda adı geçen Süleyman Mercimek, uzun süre kamuoyunun gündeminde kaldı.
Ardından “faizsiz kazanç”, “helal yatırım”, “ortaklık” ve “birlikte büyüyoruz” söylemleriyle öne çıkan Kombassan, Yimpaş ve benzeri holdingler, özellikle Avrupa’da yaşayan gurbetçi vatandaşların umutlarını hedef aldı.
Binlerce insan yıllarca alın teriyle biriktirdiği tasarruflarını bu yapılara emanet etti.
Sonrasında yaşanan mağduriyetler ise yalnızca ekonomik değil, toplumsal güven açısından da derin izler bıraktı.
Benzer şekilde Deniz Feneri davası ve daha sonra Kimse Yok Mu etrafında yürüyen hukuki ve siyasi süreçler, yardım duygusunun ve dini hassasiyetlerin nasıl tartışmaların merkezine oturabileceğini gösterdi.
İnsanlar yalnızca paralarını kaybetmedi.
Birbirlerine duydukları güveni de kaybetmeye başladılar.
Belki de bütün bu örneklerin ortak noktası tam da buydu.
Dolandırıcılık yalnızca cüzdanı hedef almıyordu.
Vicdanı da hedef alıyordu.
Modern Zamanın “Jet” ve Dijital Tilkileri
Takvimler ilerledi.
Teknoloji gelişti.
İnternet hayatın merkezine yerleşti.
Ancak dolandırıcılığın değişmeyen tek gerçeği yine insan zaafları oldu.
Bir dönem Jet Fadıl (Fadıl Akgündüz), “İmza Otomobil” projesiyle umut sattı; ardından Caprice Gold ve benzeri projelerle yıllarca kamuoyunun gündeminden düşmedi. Her yeni proje, bir öncekinden daha büyük vaatlerle tanıtıldı. Sonunda geriye yine binlerce mağdur ve yarım kalan hayaller kaldı.
Uluslararası boyuta taşınan en dikkat çekici dosyalardan biri ise Rıza Sarraf olayı oldu. Finans, siyaset ve uluslararası yaptırımlar ekseninde gelişen süreç, yalnızca Türkiye’nin değil, dünyanın da yakından takip ettiği davalardan biri hâline geldi.
Ve ardından dijital çağ…
Sülün Osman’ın Galata Köprüsü artık bilgisayar ekranına taşınmıştı.
Bu kez satılan köprü değil, sanal çiftliklerdi.
Mehmet Aydın (Tosuncuk), “Çiftlik Bank” sistemiyle milyonlarca liralık bir saadet zinciri kurarken, Faruk Fatih Özer ise Thodex üzerinden yürüyen süreçle kripto para dünyasının en büyük tartışmalarından birinin merkezine yerleşti.
Yöntem değişmişti.
Ancak vaat aynıydı.
“Kısa sürede çok kazanacaksınız…”
Aslında dolandırıcılık tarihi bize hep aynı cümleyi farklı ambalajlarla satıyordu.
Güncel Tartışmalar ve Toplumsal Hafıza
Bugün de kamuoyunda geniş yankı uyandıran tartışmalar yaşanmaya devam ediyor.
Son günlerde Haluk Levent ve AHBAP üzerinden yürüyen yardım kampanyaları ile mali işlemlere ilişkin çeşitli iddialar kamuoyunun gündemine taşındı.
Söz konusu iddialar sosyal medyada ve çeşitli yayın organlarında geniş şekilde tartışılırken, Haluk Levent ve AHBAP yönetimi de kamuoyuna açıklamalarda bulundu.
Bu iddiaların hukuki niteliği, doğruluğu ya da haksızlığı ise yürütülen yasal süreçler ve bağımsız yargının vereceği kararlarla netlik kazanacaktır.
Bu yazının amacı herhangi bir kişi hakkında peşin hüküm vermek değildir.
Ancak kamuoyunda geniş yankı uyandıran olayları da görmezden gelmek, toplumsal hafızaya karşı sorumluluğumuzu yerine getirmemek olur.
Gazetecilik; alkış tutmak kadar, soru sormayı da bilmektir.
Hafıza-i Beşer Nisyan ile Maluldür
Eski bir Osmanlı sözü vardır:
“Hafıza-i beşer nisyan ile maluldür.”
Yani insan unutur.
Belki de bütün bu hikâyelerin ortak noktası tam olarak budur.
Biz unutuyoruz…
Dolandırıcılar unutmuyor.
Biz her yeni vaat karşısında “Bu kez farklı.” diyoruz.
Onlar ise her defasında aynı insan zaaflarını hedef alıyor.
İsimler değişiyor.
Şirketler değişiyor.
Logolar değişiyor.
Reklam yüzleri değişiyor.
Teknoloji değişiyor.
Ama insanın kolay kazanma arzusu değişmiyor.
İşte dolandırıcılığın en büyük sermayesi de tam burada ortaya çıkıyor.
Netice-i Kelâm
Bu yazıda adı geçen isimler, Türkiye’nin yakın tarihinde farklı dönemlerde kamuoyunun gündemine taşınmış olaylardan yalnızca bazılarıdır.
Amaç geçmişi yeniden yargılamak ya da kimseyi peşinen mahkûm etmek değildir.
Amaç, hafızamızı diri tutmaktır.
Çünkü unutan toplumlar, aynı hataları tekrar yaşamaya mahkûmdur.
Dün köprü satıldı…
Sonra yüksek faiz vaat edildi…
Ardından kutsal değerler ve yardım duyguları istismar edildi…
Daha sonra devre mülkler, sanal çiftlikler ve kripto para borsaları sahneye çıktı…
Yarın ise belki yapay zekâ destekli yeni yöntemler çıkacak.
Araç değişecek.
Teknoloji değişecek.
Fakat insanın zaafları değişmediği sürece dolandırıcılık da biçim değiştirerek varlığını sürdürecek.
Sülün Osman öldü.
Banker Kastelli tarihe karıştı.
Jet Fadıl, Tosuncuk ve daha niceleri Türkiye’nin yakın hafızasında yerini aldı.
Yarın başka isimler çıkacak.
Çünkü mesele kişiler değildir.
Mesele, aynı tuzağın her kuşakta yeniden kurulabilmesidir.
Galata Köprüsü hâlâ yerinde duruyor.
Bugün satılan köprü değil;
umuttur…
açgözlülüktür…
cehalettir…
ve en çok da unutkanlıktır.
Çünkü…
Dolandırıcının en büyük sermayesi zekâsı değil, toplumun unutkanlığıdır.

