Yayın Tarihi: 11/06/2026
Osmanlı’dan İngiliz Mandasına Uzanan Sürecin Perde Arkası
Prof.Dr.Zakir Kaya
Filistin meselesi, günümüzde en çok istismar edilen tarih konularından biridir. Özellikle sosyal medyada sıkça tekrarlanan “Osmanlı Filistin’i sattı” veya “Filistin borç karşılığında verildi” şeklindeki iddialar, tarihsel gerçeklerin önemli bir bölümünü göz ardı etmektedir. Gerçekte yaşanan süreç, birkaç kişinin attığı imzalarla gerçekleşmiş bir satış değil; ekonomik baskılar, diplomatik oyunlar, emperyalist müdahaleler ve uzun vadeli siyasi projelerle şekillenen çok katmanlı bir işgal sürecidir.
Osmanlı’nın Son Yüzyılı ve Mali Kıskaca Alınışı
- yüzyılın ikinci yarısında Osmanlı Devleti, ardı ardına yaşanan savaşlar ve ekonomik krizler nedeniyle ağır dış borç yükü altına girdi. 1875 yılında devlet moratoryum ilan etti. Bunun ardından 1881 tarihli Muharrem Kararnamesi ile Düyun-ı Umumiye İdaresi kuruldu.
Bu idare, Osmanlı gelirlerinin önemli bir bölümünü Avrupalı alacaklıların kontrolüne verdi. Tuz, tütün, damga vergileri, balıkçılık gelirleri ve bazı gümrük gelirleri doğrudan yabancı denetime geçti.
Bu gelişme Osmanlı egemenliğini ciddi biçimde zayıflattı; ancak hiçbir aşamada Filistin veya başka bir Osmanlı toprağı borç karşılığında yabancı devletlere devredilmedi. Tarihî belgelerde böyle bir satış sözleşmesi bulunmamaktadır.
Filistin Neden Önemliydi?
Filistin yalnızca bir toprak parçası değildi.
Kudüs; Müslümanlar, Hristiyanlar ve Yahudiler için kutsal kabul edilen dünyanın en önemli şehirlerinden biriydi. Bu nedenle bölge hem dini hem de stratejik açıdan büyük önem taşıyordu.
Sultan II. Abdülhamid, Filistin’in özel statüsünü korumak amacıyla bölgenin önemli bölümlerini Hazine-i Hassa kapsamına aldı ve yabancıların arazi edinmesini sınırlayan çeşitli düzenlemeler yaptı.
Theodor Herzl ve Abdülhamid’e Yapılan Teklifler
1890’lı yıllarda siyasi Siyonizm hareketinin lideri Theodor Herzl, Osmanlı Devleti’nin mali sıkıntılarını fırsata çevirmeye çalıştı.
Herzl ve temsil ettiği çevreler, Osmanlı borçlarının önemli bölümünün ödenmesine yardımcı olunabileceğini; karşılığında Filistin’de Yahudi yerleşimine izin verilmesini talep etti.
Sultan II. Abdülhamid’in bu talepleri reddettiği çeşitli hatıratlarda ve dönemin kaynaklarında yer almaktadır.
Abdülhamid’in meşhur olduğu kabul edilen yaklaşımı özetle şuydu:
“Ben bir karış dahi olsa vatan toprağı satmam.”
Bu nedenle Filistin’in doğrudan devlet eliyle satıldığı yönündeki iddialar tarihsel belgelerle desteklenememektedir.
1858 Arazi Kanunnamesi ve Beklenmeyen Sonuçlar
Filistin’deki dönüşümün önemli nedenlerinden biri 1858 Arazi Kanunnamesi oldu.
Birçok köylü vergi ve askerlik kaygısıyla arazilerini kendi adına kaydettirmedi. Bunun yerine bölgedeki büyük aileler ve eşraf grupları adına kayıtlar oluşturuldu.
Yıllar sonra Siyonist fonlar arazi satın almaya başladığında, satış işlemleri çoğu zaman bu büyük toprak sahipleri üzerinden gerçekleşti.
Sonuçta toprağı ekip biçen köylüler, hukuken sahibi olmadıkları arazilerden çıkarılmaya başlandı.
Siyonist Yerleşim Politikası Nasıl İşledi?
Yahudi Ulusal Fonu ve çeşitli Avrupa merkezli kuruluşlar, Filistin’de sistemli arazi alımları gerçekleştirdi.
Bu süreçte:
- Paravan şirketler kullanıldı.
- Yabancı pasaportlardan yararlanıldı.
- Kapitülasyonların sağladığı hukuki ayrıcalıklar işletildi.
- Yerel aracılar üzerinden işlemler yapıldı.
Böylece Osmanlı’nın koyduğu birçok kısıtlama fiilen aşılmış oldu.
Birinci Dünya Savaşı ve Büyük Plan
1914 yılında başlayan Birinci Dünya Savaşı, Filistin’in kaderini değiştiren kırılma noktası oldu.
İngiltere savaş sürerken aynı anda farklı taraflara birbirleriyle çelişen sözler verdi.
McMahon-Hüseyin Yazışmaları
İngiltere, Araplara bağımsız devlet vaat etti.
Sykes-Picot Anlaşması
İngiltere ve Fransa, Osmanlı topraklarını kendi aralarında paylaşma planı yaptı.
Balfour Deklarasyonu
1917 yılında İngiltere Dışişleri Bakanı Arthur Balfour, Filistin’de Yahudi halkı için bir “ulusal yurt” kurulmasını desteklediklerini açıkladı.
Böylece aynı topraklar üzerinde farklı taraflara verilen sözler, gelecekteki çatışmaların temelini oluşturdu.
Kudüs’ün Düşüşü ve İngiliz İşgali
1917 yılında General Edmund Allenby komutasındaki İngiliz kuvvetleri Kudüs’e girdi.
Bu tarihten itibaren Filistin fiilen Osmanlı yönetiminden çıktı.
Dolayısıyla 1923’te kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin Filistin üzerinde herhangi bir egemenlik yetkisi bulunmuyordu.
San Remo ve İngiliz Mandası
1920 San Remo Konferansı sonrasında Filistin resmen İngiliz Mandası yönetimine bırakıldı.
Bundan sonraki süreçte İngiltere:
- Yahudi göçlerini teşvik etti,
- Yeni yerleşim alanları oluşturdu,
- İdari yapıyı yeniden şekillendirdi,
- Bölgenin demografik yapısında önemli değişimlere yol açtı.
1930’lu yıllarda Arap nüfusun tepkisi büyüdü ve çeşitli direniş hareketleri ortaya çıktı.
Osmanlı Borçları ve Türkiye Cumhuriyeti
İngiliz işgaline rağmen Osmanlı borçları ortadan kalkmadı.
Lozan sonrasında borçlar Osmanlı’dan ayrılan devletler arasında paylaştırıldı.
Türkiye Cumhuriyeti kendi payına düşen borçları uzun yıllar boyunca ödemeye devam etti ve son taksitler 1950’li yıllarda tamamlandı.
Yani Filistin işgal edilirken borçlar silinmedi; aksine tahsil edilmeye devam edildi.
Sonuç: Satış Değil, Uzun Soluklu Bir Jeopolitik Operasyon
Filistin’in kaybını tek bir nedene bağlamak mümkün değildir.
Ortada ne bir emlak satışı ne de basit bir borç anlaşması vardır.
Yaşananlar;
- Osmanlı’nın ekonomik olarak zayıflatılması,
- Büyük güçlerin paylaşım planları,
- Siyonist yerleşim stratejileri,
- Yerel toprak sahiplerinin satışları,
- Birinci Dünya Savaşı’nın sonuçları,
- İngiliz işgali ve manda yönetimi
gibi birçok unsurun birleşmesiyle ortaya çıkan tarihsel bir dönüşümdür.
Bu nedenle “Filistin satıldı” cümlesi, karmaşık bir tarihi olayı tek bir slogana indirgemektedir.
Tarih, sloganlarla değil; belgeler, süreçler ve neden-sonuç ilişkileriyle anlaşılır. Filistin meselesi de ancak bu bütünlük içinde değerlendirildiğinde gerçek anlamıyla kavranabilir.


